Ben, en çok ben.
Çok iştahlı yemek yerim, türk kahvesini höpürdeterek içerim, ayran gönüllülerin ayranının kaymağıyım. Küfürbazım. Eğlenceliyim. Evet.
Geri kalan herşey: sen, o, biz, siz, onlar da burada.

24 Ağustos 2010 Salı

Ders iki: Sen

Bu sözcüklerde gözünü gezdirecek bir çok kişi hayatımda "sen" olarak yer almakta. Ama ben ilk önce sadece birinden bahsedeceğim.

Öncelikle; seni seviyorum. Belki de "hiç kimseyi bu kadar sevmedim" yanılgısına düşecek kadar çok. Yanılgı, evet. Ama doğrusu şu: "hiç kimseyi böyle sevmedim."

Sen, çok güzelsin. Hayatıma adımını attığından beri beni şaşırtmak, sanki senin için en eğlenceli oyunmuş gibi, oynadın bıkmadan. Güzelsin, öyle güzelsin ki, beni benim senin kadar güzel olduğuma inandıracak kadar. Kendimi bana çılgın gibi sevdirecek kadar. Kendimi sevmezsem seni de sevemeyeceğimi yüzüme vuracak kadar.

Büyümek hep acı bir deneyimdi, ben öyle biliyordum. Sen gelince, birden o kadar da acıtmadı büyümek. Yaralarımı sarmak çok daha kolay oldu. Saçmaladım, en çok sevdiğim şey saçmalamaktı, sen de bana eşlik ettin, beraber saçmaladık. 

Ben değerliymişim, ben hakediyormuşum senin gibi güzelleri, ben benim için varmışım ama sen benim için varmışsın. Beni üzen zamanlar da var, bulutları ayağıma getiren de. Ben seni bana bu kadar çok benzediğin için seviyorum en çok. Kendimi sevdiğim kadar çok seviyorum seni bu yüzden.

Olmasan da, varsın. Varlığını hissettiriyorsun ve ben en yalnız anımda bile kendimi yalnız hissetmiyorum. 80 yaşıma geldiğimde sen yanımda olmasan bile, seni hep hatırlarım. Sendeki beni, bendeki seni hep hatırlarım, hep severim...

Bazen duruyorum içimdeki uçurumun başında, dipsiz kuyularıma bakıyorum. Karanlık tüm çekiciliğiyle beni baştan çıkarırken, sen beni dizginliyorsun. "O kadar erken ki vazgeçmek için..." Uçuşan saçlarımla seyrediyoruz karanlığı. Sen elimi tutuyorsun. Sıcaklığın hiç kaybolmuyor. Karanlıklarım da. Kötülüklerim de. Sahip olduğum en güzel törpüsün sen, ruhumun sivri köşelerini kusursuz bir yuvarlaklığa kavuşturan. Törpülenen kötülüklerim o kadar ürkütücü ve çekici değil artık.

Ellerin bazen yaralasa da, ellerin yine beni iyileştiren. O yüzden korkuyorum; kaybedecek bir şeyim daha var artık...

Senin dediğin gibi, "iki yakası bir araya gelmeyen bu şehir"de, hep beklemekle meşgulüm şu sıralar. Hayatımda en çok beklediğim dönemdeyim, en çok da seni bekliyorum. O gün belki hiç gelmez, belki sen hep uzakta olursun, bu şehrin de o lanet yakaları bir araya gelmez bir türlü, ben de vazgeçip bırakırım uçurumumun karanlığına kendimi. Yine de... Herşey senin gibi seninle güzel.

Uydusuz bir gezegen gibi savrulacak da olsam günün birinde, düştüğüm karanlıkların en dibinde mırıldanacağım usulca: "Ben hiç kimseyi böyle sevmedim..."

Sen gibi.

İlk dersimiz: Ben.

Hepimiz aslında ne kadar çok seviyoruz kendimizden bahsetmeyi. İş görüşmelerinde "Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?" denildiğinde, "Eheh bu aslında en zor soru değil mi?" diye yalandan espriler yapabiliyoruz. Bir ton gözün içine baka baka aynen şu yalanları söylüyoruz: "Kendimden nefret ediyorum!", "Ben bir hiçim!", "Keşke hiç varolmasaydım!"

Bir dönem bu varsayımların hepsinin içinde bulunduysam da, artık hepsinden arındım. Ve çok sevdiğim benliğimden bahsedeceğim bugün.

Çok rengarenk sayılmam. Genellikle siyah, mor, bordo renklerde bir insan olduğumu düşünüyorum. Ruhsal mazoşistim. Emo değilim. Küfür etmeyi severim. Bu hayatta yediğim bir sürü bok var. Çektiğim acıların hepsini zamanında çok ama çok sevdim. Bir dönem yazı yazma, duygularımı ve hayalgücümü kağıda dökme yeteneğim tavana vurmuştu, fakat son bir senedir inanılmaz körelmiş durumdayım. Kelimelerim benden bucak bucak kaçıyorlar, artık sihir yapamıyorum. 

Bedenimi sevmem. Karakterimi severim. Seversem, sevilirsem şımarırım. Kedi gibi olduğumdan, kedileri pek severim. Çoğu zaman mutlu sonlu filmlerden hoşlanmam, klişe mutlu son değilse beğenebilirim. Müzik dinlemeden yazı yazamam. Müzik dinlemeden yaşayamam. Çok hayal kurarım. En çok da müzik dinlerken. Hayal dünyamın içinde yaşayabilseydim, bu dünyada bitkisel yaşama mahkum olmayı ve bir patatese dönüşmeyi memnuniyetle kabul ederdim. Unutkanım, ama bu hayalgücümün aşırı geniş olmasından kaynaklanıyor. Örneğin: benden bir şey yapmam istenmişse dışarı onu yapmaya çıkarım ama kulaklıklarımı kulağıma takıp müzik dinlemeye başladığım anda, gözlerim baktığım yeri görmez ve ben yerime mal mal bakan bir kız bırakarak hayal dünyama geçiş yaparım.

Rengarenk olmayı, sadece 3 renkle sınırlı kalmamayı çok isterdim, ama maalesef Allah'da beni böyle yaratmış, nasip. Narsist değilim, kendime aşık değilim, kendimi kimseden üstün görmüyorum, sadece kendimi seviyorum işte.

Anime çok izlerim. Bir gün Japonya'da yaşayacağım, bunu istemiyorum, bunu biliyorum. Film ve dizi izlemeyi de çok severim. World of Warcraft oynamaya başladım bir sene aradan sonra, onu da çok seviyorum. Aslında beni bir odaya kapatsalar, bana yemek ve su verseler ve tüm teknoloji harikalarını koysalar hayatım boyunca dışarı çıkmadan yaşayabilirim. Zaten dışarı çıkıp gezmeyi pek sevmem, ama arasıra nefes alma ihtiyacı hissettiğimde, aldığım nefes yetmediğinde, rıhtıma inmekten hoşlanıyorum.

Sabah uyandığım gibi kahvaltı masasına oturmaktan nefret ederim. Tekila da sevmem, aromalı alkollü içecekler tercihimdir. Uyumayı çok severim. Sarhoşken yavşak biri olurum, kendimi hissetmem gerekenden çok daha fazla güzel hissederim ama sarhoş halimi sevmem. "Buralardan kaçıp gidesim var..." cümlesi hayatımın belirli dönemlerinde daha fazla dökülür ağzımdan.


Çok çabuk sinirlenirim. Sinirimi kontrol edemiyorum. Sakinleşmem saatleri bulabiliyor. Kızdığımda çok ağır laflar sarfedebiliyorum, karşımdaki insanları kendimden nefret ettirebiliyorum. - Evet anne, teşekkürler, bu özelliğim senin genlerinden geliyor. - Sıcakkanlı bir insanım diyebilirim, herkesle çok rahat iletişim kurabilirim, hatta bazen biraz fazla konuşup geveze damgası yiyebilirim. "Herkes beni sevsin!" isterdim küçükken, artık sikimde değil. Kimi severseniz sevin lan bana ne. Zaten kimsenin beni sevmek zorunda olmadığını kanırta kanırta öğrettiler, sağolun piçler. Neyse. 

Kendimi beğenmişim, bütün sorunları çözebileceğime inanırım, bu konuda özel güçlerim olduğuna inanırım hatta. Bir şey yapıyorsam - bulaşık, yemek, ders, ödev, proje vs. vs. - kesinlikle yardım edilmesinden hoşlanmam, - işte kendimi beğenmişliğim burada devreye giriyor- çünkü kümsenin o işi benim kadar iyi yapamayacağını, yardım edenin de saçmalayacağını, eksik yapacağını düşünürüm. Evet, bu benim kerizliğim. Bırak yardım etsinler mal karı, ne keriz gibi her işe atlıyorsun. Çalışırken aşırı disiplinliyim. Mükemmelliyetçiyim, ki zaten başıma ne geldiyse bu yüzden geldi ağzıma sıçayım. Bok var çünkü. Mükemmel diye bir şey olmadığı halde, mükemmelliyetçi olmak ancak benim gibi sikik zihniyetli birine yakışırdı zaten. Ama sikik zihniyetimi seviyorum... Valla bak.

Değişebileceğim kadar değiştim, kendimi değiştirebileceğim kadar değiştirdim. Karşınızdaki Ilgım'ın son sürümü. Kullanma kılavuzunda herşeyi ayrıntılı yazmıyorum, kullanırken kendiniz keşfedin diye. Hadisene!

28 Mart 2010 Pazar

Bundan sonra böyle ıvır zıvır.


*        Herkes bahçesinde birilerini hapsedip hayatlarının sonuna kadar onlarla yaşamak istiyor. “Onlar hiç ayrılmasın oradan. Benimle olsunlar, uzaklara gitmesinler, en çok beni sevsin onlar ve ben de en çok onları seveyim.”

*     Ama o bahçedeki çiçekler soluyor zaman zaman, evcil hayvanların hastalanabiliyor. İşte o an, her şey bittiğindeki o sessizlik anı, yalnızlık hali, buruk bir tat alıyor. Hem hoşuna gidiyor hem acıtıyor. Bahçen hep boş kalıyor…

*      Bilgisayarın başında fazla vakit geçirdiğim için “Psikologa mı göndersek acaba?” diye düşünen ebeveynlere sahibim. “Liseli miyim lan ben?!” falan diyorum bazen kendi kendime sinirleniyorum. Gülüp eğlensem de içten içe durgunluk yaşıyorum. Emo for the win.

*      Kıskançlığı damardan almaya ve omzumdan bile alevler çıkmasına kimi zaman bayılıyorum ben.

*      Somut mesafeler değil de soyut mesafeler çok koyuyor adama.

*      Gözlerini kapatıp hayal etmekten bile çekindiklerin gerçekleşmeye başlıyorsa, senin hayatın hem güzel hem de tehlikeli bir halde.. Sanırım.

*      Mezarlığın yanından geçerken elini bağrına vurup "respect çakan" arkadaşım var ya, daha da bi şey demiyorum.

*      Tenacious D - sizi seviyorum. Jack Black - sana ayrıyetten hastayım, kimsecikler bilmiyor senin sesinin kıymetini, bayılıyorum sana.
  
*      Elijah Wood'un gözlerinden çok korkuyorum. Töbe yarabbim böyle bi acayip.

*      Lost'ta bi halt olmayacak benden söylemesi. Senaristlerin de Allah belasını versin. Cevaplayamayacağınız soruları niye veriyorsunuz lan?!

*      Koca bir tabak salatayı yerken kendini adeta bir inekmişcesine otlanıyormuş gibi hissedenler... BİRLEŞİN!!

*      Rejim yapmayı seven bir dişi varsa bu dünyada, eminim onun hiç arkadaşı yoktur. Varsa da bunlar erkektir ve onlarla sevişiyordur zaten, arkadaş falan da değildir, arkadaş ayağı göt ayağı diye takılıyordur.

*      Şu dünyadaki en zor şeylerden biri 1. sınıfa giden çocuğa okuma yazma öğretmekmiş. Vazgeçtim, çocuk falan yapmayacağım ben.

*      Günlük güneşlik mis gibi havadan sonra şakırt yağmur yağması. Mart, delikanlı ol lan!

8 Aralık 2009 Salı

Sanki

uzaklardan gelip,
geldiğim yere geri döndüm...
oysaki ne kadar taze dudaklarımdaki tadın,
hala ne kadar sıcak teninin buğusu.
aciz bir delinin en sevdiği oyunu oynar gibi,
dokunuyorum gördüğüm gündüz düşlerine;
hiç bitmeyecekmiş,
düşler hiç düşmeyecekmiş gibi.
acı çok tatlı, belki de hep tuzlu,
hep orada.
sen oradasın.
ben buradayım.
biz en ortadayız.
kuyuya düşer miyiz?
sanki düşmek en güzel düşmüş gibi.


usulca oynarken ben bakışlarınla,
yakaladığım yansıma
acının en tatlı köşesinin
en muazzam damlası...
akmadı hiç,
benim gözlerimden aktığı kadar.

sanki yanımdaymışsın gibi.

23 Kasım 2009 Pazartesi

"I didn't want to tell him that my heart grows colder with each day..."

İkinci girdimi pek de hoşnut olmadığım bir konu hakkında yapmak beni ziyadesiyle üzmekte... Oysaki şu an bir sürü işim var; ders çalışmak ve babamın İngilizce'ye çevirmemi rica ettiği ufak metinlerle uğraşmak gibi... Ama öfkeli bir "pms" kurbanı olarak buraya bir kaç kelime kondurmak daha cazip geldi.

Neden savunduğum, uğruna hayatımda önemli yer taşıyan insanlarla tartıştığım, "dostum" dediğim insanlar genelde beni mahcup edecek, yüzümü kara çıkartacak hareketler ve davranışlar sergiliyorlar, bir türlü anlayamıyorum. Sanki benim verdiğim değer sıradan bir şeymiş gibi. Sanki tüm o çabalar, haykırışlar boşaymış gibi. Tüm geçirdiğim zamanlar tozlanıp raflarda kalmış gibi. Nerde hepsi?

Genelde, şayet bir işte çalışmıyorsam, yaptığım şeylerden karşılık beklemem. Canım istediği için yaparım. Yardım ediyorsam, dinliyorsam, konuşuyorsam, kendimce akıl veriyorsam vs. hep kendi isteklerim doğrultusunda hareket etmeye çalışırım. Yaparım veee hooop! denize.

Sadece... herkes gibi, tüm istediğim... Hatırlanmak. Tek istediğim bu. "Benim böyle bir arkadaşım/dostum/sevgilim vardı, benim için hede hödö yapmıştı. Onu ve benim için yaptıklarını hiç unutmayacağım." Arkamdan böyle konuşulmasını isterim.

Başka biri devreye girince unutulan değil, sınav çıkışı beklediği halde yanına gidilmeyi unutulan değil, eskiden her hafta en az 1-2 kere aranılırken, destek alınacak başka biri bulunduğunda haftalarca aranmamaya başlanılan değil, bunlarla karşı karşıya geldiğinde o insana karşı içinde kocaman bir buzdağı besleyen değil... Hatırlanan olmak istiyorum.

Bir yerde bir yanlışlık var... Bir gün, bir zaman, bir yerde, bir akılda, bir ruhta, bir içim suda, bir hayatta bulmak lazım.

20 Kasım 2009 Cuma

This is so going into my blog!!



İnternet'e kendime ait herhangi bir düz yazı, şiir vs. koymaktan çekinen bendeniz, bu tabumu yıkarak blog açtım! Evet, bir çok arkadaşımdan, daha doğrusu eskiden arkadaşım olan, ama şu an suratını senede bir kere gördüğüm insanlardan, başka bir deyişle çok sık görüştüğümüz dönemlerde bir baltaya sap olamamışken, ben hayatlarından çıktıktan sonra sosyalleşmenin doruğuna çıkıp, herkes tarafından tanınmaya başlayan blog mlog açan şahıslardan özendim, onları kıskandım. Ben de güzel yazarım ayoool, çok şükür eksiğim yok fazlam var! dedim. Neyse ki içimdeki o iğrenç, hasetinden kudurmuş ev kadını halim çabuk söndü. Ama asıl ilham kaynağım.. aaah tabii ki : BARNEY STINSON*!!! <3>

*bkz: How I Met Your Mother


İşte geldim burdayım, memnuniyetle bilgisayar ekranına bakan gözlerinizi daha da yoracağım ve başınızı ağrıtacağım! ^_^